31 Mayıs 2016 Salı

BU İŞTE BİR BOKLUK VAR

                                 

     Bütün dünyadan aynı derecede nefret ediyorum. Bulunduğum yer cehennemin fragmanı gibi adeta oysa ben buraya cennet gibi bir yerden geldim, ama bunun nedenine şuan girmeyeceğim; zira canım yeterince sıkkın. Belki de kapıya çıkıp bir sigara içmeliyim diye düşündüm ve o’nu gördüm kapıda. 6 aydır bana uzaktan ama gözlerini hiç ayırmadan bakan ve her gün bu defa gelip konuşacak diye beklediğim ama adını dahi bilmediğim insan kişisi.

    Garip şekilde etkiliyor bakışları beni. Belki de geçen hafta masamda bulduğum şiirleri onun bıraktığını düşünüyorum diyedir. Her neyse. Bunun gene konuşacağı yok. Gideyim de Cansu’yu lanet terminalden alayım. Cennetimizden bana ziyarete geliyor da. Belki çalıştığım mekana götürür arkadaşlara kaş göz yaparım, şekil yaparım Cansu’ya, sever o öyle gösterişli şeyleri diye düşünürken de bindim dolmuşa. Ne çok şey düşünüyorum ya. ‘bir öğrenci uzatır mısınız?’ düşünmek istemediğim şeyleri düşünmemek için kafamı bambaşka ve saçma sapan düşüncelerle yoruyorum. Düşünmek istemediğim öyle çok şey var ki…

Cansu gelmiş, aa zayıflamış da sanki biraz, vay be!

-Hoş geldin. Özlemiştim. Napalım?
-Hoş buldum. Ben de özlemiştim. Bilmem, sen bilirsin.
-Hadi seni çalıştığım mekana götüreyim, ister misin?
-Olur, görelim bakalım.

   Sarılmaları, öpüşmeleri falan geçiyorum. Bunları bilmenize gerek yok; ama yanlış da anlamayın cool olmaya falan çalışmıyorum.  Zaten o kısımlar sizin de umrunuzda olmazdı, biliyorum.

-Gel hadi şöyle köşeye oturalım, burası en güzel masa.
-Tamamdır, sigara da içiliyor hem, yeterli.
-Aynen. Oha şu çocuğu gördün mü, tam çaprazdaki. Aylardır benden gözünü ayırmıyor ama bi gelip konuşamadı gariban.
-Siktir et. O kadar zamandır konuşamadıysa bi cacık çıkmaz ondan.
-Harbi lan. En sevmediğim insan tipi. Seviyosan git konuş demi?
-Tamam Çiğdem ya başlama kötü şakalarına.
-Tamam lan tamam.

   Orda öyle kaç saat oturduk bilmiyorum, ama laf lafı açtı, çakmak sigarayı yaktı. Yarım paket Golden Virginia paketim bitti. Sağolsun çocuklar da mahcup etmedi, müesseseden sürekli doldurdular masayı. Şeklimizi de yaptık, muhabbetimizi de. Özlüyor insan tabi. Neyse buna da girmeyeceğim şimdi. Cansu’nun acil kalkması gerekti, ben de hesabı ödeyip işeyip çıkacağım mekandan. Patronla hoş beş derken biraz oyalandım sonra çıktım tuvalete, hadi o ayrıntıyı da vereyim işedim de ama ellerimi de yıkadım. Çıktım ki bizim insan kişisi kapıda, ellerinin titrediğini görüyorum. Tam önümde duruyor ve sesi titrek biraz da çekimser:

-Afedersin, biraz konuşabilir miyiz?
-Bence de konuşalım; çünkü artık rahatsız olmaya başlamıştım ve bi sonu olsun diye düşünüyorum.
-Özür dilerim. Seni rahatsız etmek istemezdim; ama artık bu benim elimde değil, gözlerim sanki kendiliğinden senin olduğun yere dönüyor ve artık daha fazla dayanamıyorum sana uzaktan bakmaya. İzin ver seni tanıyayım. Kalkıyosun sanırım ama biraz vaktin varsa gel arkadaşlarımla tanış, sonra ben bırakayım seni nereye istersen.
-Çok az vaktim var ama peki madem.

   Sonrası masada bi tanışma faslı. Ev arkadaşları falan. Tabi beni çok aramış, bulamamış, konuşmak istediğinde yanımda hep biri varmış, arkadaşlarını da buraya hep o sürüklüyormuş ben burda çalışıyorum diye vesaire. Eh, bi ince egomu okşuyor tabi bütün bunlar. Sonra eve bırakırken o da anlatmaya devam ediyor ama puştun ağzı çok güzel laf yapıyor, tavlayacak sanırım bu beni diye düşünürken yolun sonuna geliyoruz.

-Teşekkür ederim bıraktığın için.
-Ben teşekkür ederim seninle gelmeme izin verdiğin için. Seni yine görürüm değil mi, daha uzun vakit geçiririz değil mi?
-Eh, zaten sürekli karşılaşıyoruz. Daha uzun da otururuz elbet. Kendine iyi bak.
-Çok teşekkür ederim, sen de kendine iyi bak.

   Sonra ki süreçte ismi Muhammed olan ama ateist olan bu insan kişisi beni şiirlerle, öykülerle, gözlerimin içine bakıp saçlarımı koklamalarla, ben bir şey anlatırken aniden gözlerini doldurup ‘ya ne kadar güzelsin ve ben ne kadar şanslıyım sana bu kadar yakından bakabildiğim için’ demelerle filan tavladı. Bi süre flört dönemimiz oldu. Sonra ben de arkadaşlarımla tanıştırdım, artık ortamlarda sevgilim diyeceğim filan. Çocuk ölüyo bitiyo aşkından, beni kim böyle sever ki… Ah! Benim şu sevgiye açlığım.. Her neyse, buna da girmeyeceğim tabii ki.  Ha zaten gel gelelim o da sevmemiş.
   Okuldan sonra eve gitmeden birer çay içelim diye oturduğumuz mekanın önünden biriyle el ele geçiyor, ben iptal tabi. Kalkıp gidiyoruz arkalarından. Kitap bölümündeler. Ulan daha dün bana okuduğu şiiri şimdi bi başkasının gözlerine bakarak okuyo, vay amınakoyim! Arkadaşı sürükleyip çıkarıyorum ama benim sinirimi görünce o dönüp rezillik çıkarıyo içerde.
   Bizimki pert. Kızla el ele çıkışlarını görüyorum oturduğum yerden. Hüngür hüngür ağlıyor. Ağlarken hıçkıran kadınlar beni hep çok hüzünlendirmiştir. Sinirimi bi an için unutup hüzünleniyorum. Sonra benim arkadaş geliyor ağzına ne biçim sıçtığını anlatıyo ve rahatlamamı bekliyo kırmıyorum onun çabasını. ‘iyi oldu orospu çocuğuna’ falan deyip rahatlamış gibi yapıyorum.
   Fakat nasıl olur, aklım almıyor. Yani aşk acısı filan çekmiyordum ama anlayamıyor kabullenemiyordum. Bu kadar iyi aşık rolü nasıl oynanır? Nasıl sen buna ikinci yeninin o güzel abilerini alet edersin? Nasıl oluyordu da gözlerin doluyordu bana bakarken, nasıl oluyordu da ellerin titriyordu saçlarımı koklarken?
   Ben kafamda böyle bin bir tilkiyle şoku atlatmaya çalışırken kaç gün geçti saymadım sonra Muhammed efendiden tehdit mesajları almaya başladım. Kıza gidip her şey yalandı ben uydurdum demezsem tüm şehre afiş edicekmiş beni puşt. Etsindi! Umrumda değildi ama iş büyürse babam duyup kalpten ölmesindi. Derken ‘kız kendini öldürür.’ dedi bana ‘ben onu düşünüyorum, sen iki güne toparlarsın, ben toparlarım ama o toparlayamaz çok hassastır ve tutunduğu tek şey benim, ona bi zarar gelmesini istemiyorum sadece.’ dedi. Ulan biz insan değil miydik! Bu yaftadan hep iğrenmişimdir zaten. Eğer büyük bir çile çekmişliğiniz varsa her boku atlatırsınız sanıyorlar. İnsanın dayanma eşiği gerçekten dayandıkça artıyor mu?
   Konuştum kızla. Yalandı dedim. Bebeye de ayarı verdim ‘mutlu et bu kızı, beni gördüğün yerde de kafanı kaldırma.’ Hemen bi kibarlaşmalar filan puştta. ‘tamam dedi, benim istediğim de buydu zaten, sana yemin ediyorum seni görünce kafamı bile kaldırmıycam.’ dedi. Ateistlerin yemin etmesinden nefret ederim, samimiyetsizliğin allahı amınakoyim ama ses etmedim. Siktirolsun gitsindi artık. 2 gün sonra kız aradı beni, anlamış dümeni, bana neden yalan söyledin ben sana napmıştım ki ajitesine girdi, buyur burdan yak. Görüştük kızla, safça da bir şey yavrum, tertemiz. Sıkıntı çıkarmadı dinleyince.
   Biraz daha rahatlamış hissediyordum. Ne de olsa alıştım hayat tiyatrosunda bitik rolünü oynamaya. Ama gerginlik bana göre değildi, gerginlik öfkemi kontrol etmemi engelliyordu, gözüm dönüyordu ve bu yüzden kendimi kaybettim yeni bir tehdit mesajı görünce. Bu defa diğer kızı kaybettiğinden emin olunca bana açık açık fahişesi olmamı söylüyordu. Yoksa yakacaktı beni. Siktiğimin orospu çocuğu! Bu defa yanlış yapmıştı. Bu kadar uzatmayacaktı. Feriştahını sikicektim şimdi onun. Sonra bir şey durdurdu beni. Saçma bir vicdan. Ailemi düşündüm. En çok da babamı. Onu seviyordum. Çok kızıyordum ama seviyordum. Kalender adamdı babam. Kızının bu yüzünü bilmemesi gerek dedim. Durdurdum kendimi. Zaten seneye okulunu bitirip siktirolup gidecekti.
   Bir sene dediğin ne ki, geçti gitti bile. Çok çeşit insan tanıdım o süreçte. Çok çeşit tat. Evdekileri idare etmeyi çözmüştüm. Güzelce takılıyordum. Sonra babam içeri girdi, babam normalde odama hiç girmez. O da ne ki, elinde kağıtlar, tir tir titriyor elleri. Bana son dayağını attı babam. Tüm gücüyle tüm öfkesini kusana kadar allah yarattı demeden dövdü beni ve öldü. Evet, oracıkta. Dayanamadı; çünkü beni dövmesi değiştirmiyordu gördüklerini. Evde bir anda herkes feryat figan ama kimse henüz benim ne çeşit bir ruh hastası olduğumu bilmiyordu. Geceleri bazen baş edemediğim şeyleri unutmak için vücudumun görünmeyecek yerlerinden kan akıtıp kendimi rahatlatmak için ve bedenimde çok derin izleri olan neşterimi alıp çıktım evden. Gece yarısı filandı sanırım. Emin değilim.
   Doğruca ona gittim, kapıyı açan da o oldu. Gözlerindeki korku görülmeye değerdi. ‘seninle konuşmalıyım’ dedim, ‘ne hakkında’ dedi ‘içeri girelim, burayı terk edeceğim burası bana göre değil ve gitmeden önce seninle sevişmek istiyorum.’ dedim. Fena afalladı ne diyeceğini bilemedi ama uçkurunun sadece bunu düşünerek bile sertleştiğine eminim, gözleri parladı, aldı beni içeri, ev arkadaşları anlam veremedi tabi. Odaya el ele gittiğimizi görünce uzatmadılar ama. Sonra konuşmasına izin vermeden üstündekini çıkardım, ben onu öperken kendinden geçiyordu, ne kadar da acizdi. Yavaş yavaş öptüm boynunu, omzunu, göğsünü, göbeğini.. Ben öperken o kendinden geçip yatar pozisyona geçmişti bile işte bu işime yaradı ve pantolonunu çıkarken heyecandan ve hevesten titreyen haliyle ince bi alay edip kendi içimde, çıkardım neşterimi ve kestim ufaklığı. Müthiş bir çığlık attı. Ben bile korktum birden. Koşarak geldi içerden arkadaşları ama korkudan yaklaşamıyorlardı da; çünkü kanlı ellerimle kanlı bir neşter tutuyordum.
   İşte hayatımın sahnesi. Hayatımın konuşmasını yapacaktım ve ayağa kalktım.

-Öncelikle sakin olun sikikler. Ölmeyecek. Ölürse de bu yüzden ölmesi beni hiç üzmez doğrusu. Siz kimsiniz de beni sikeceksiniz lan! Hata yaptınız oğlum, artık burda hiç kimse değil beni, bi başkasını bile sikemeyecek. Muhammed’in hali ortada zaten. Ulan adı Muhammed olan ateist mi olur be, başından anlamalıydım, bu işte bir bokluk vardı. Her neyse siz de kesik sikiyle acı içinde karşınızda kıvranan arkadaşınızın yanında yaptıklarınız yüzünden artık canlılık göstermeyi bırakan bedenimi asla unutamayacaksınız. İşte böyle sikerler adamın belasını!’


   Dedim ve kestim şahdamarımı. Babamın ölümüne sebep olmadan ölmeliydim. Böyle olmadığı için üzgünüm; ama kendime öfkem daha büyük. Bu işte bir bokluk vardı, anlamalıydım.

18 Nisan 2016 Pazartesi

KAN KIRMIZI BİR ACI



’Manzarası güzel olan her yerde hep gün batımını izledim ben. Gün nasıl doğuyor acaba, hiç merak etmedim. Beni karanlık içine çekti hep. Karanlık bir defa göz kırpınca meskeniniz alacakaranlık oluyor zaten. Belki de olmuyordur, ama ben mucizelere olan inancımı yitirdim; çünkü eğer bir mucize gösterecek olsaydı Tanrı bana, bunu o gece yapardı. O pislik beni kanırtarak kanatırken, o hayvansı elleriyle ağzımı kapatırken onu öldürerek gösterirdi Tanrı bana mucizesini. Artık hiçbir mucize bana o anı unutturamaz, bu yüzden sevgili Tanrı’m, diğer kullarınla ilgilenmeye devam edebilirsin. Ben de kan kırmızı acılarıma yara bandı sararım.’’
   İçeri girdiğimi görmemişti Çiğdem. İçince hep böyle duygusallaşır, gözleri uzaklara dalar ve dudaklarını ısırırdı. Onun bilmediğim acılarına hep saygı duymuştum ve şimdi Tanrı’yla konuşmasına şahit olmuştum. Ne yapacağımı bilemiyordum. Kafam da güzeldi. Onun kafası da güzeldi. Şarap içiyorduk. Biraz daha duraksadım öyle ve öksürdüm.

‘’Ben büyük hatalar yaptım Tanrı’m. Ben boka battım Tanrı’m! Bu beni o kadar çok üzüyor ki her gece tırnak makasıyla etimi kesiyorum. O andan beri bedenimden kan akıtıyorum, bu şekilde temizlenebilir miyim Tanrı’m? Peki ya sağır olsam, o aşağılık, o iğrenç solumayı hiç duymamışım gibi unutur muyum?’’
  
 Birden arkasını dönmüştü bunları söylerken, beni görmüş olmalıydı, ama kesinlikle bana bakmıyordu. Doğrusu biraz korkmuştum. Elimi kaldırdım ve sallayarak sordum:
-      Çiğdem, iyi misin?

‘’İyi değilim Tanrı’m, hiç iyi değilim. 4 yıl sonra kalbim yeniden atmış gibi hissettim, bana papatya almış, sanki onlar kadar güzelmişim gibi baktı gözlerimin içine, eli elime değdi papatyaları verirken ve ‘ekmek gibi ellerin var; sıcacık.. seni niçin sevmeyeyim?’ dedi. Ben Cahit Irgat’ı çok severim Tanrı’m! Ama o beni niçin sevsindi? Ellerimi beğeniyor diye kestim ellerimi Tanrı’m, beni niçin beğensindi? Ama o yaralarımı, kesiklerimi saklamak için taktığım eldiveni de beğendi. İyi değilim Tanrı’m, hiç iyi değilim. Ben bunca acıdan gayrı sevgiyle, güzellikle bir olamam. Beni al Tanrı’m, beni al ve dünyayı güzellik kurtarsın.’’
  
 Gözlerini bir noktaya sabitleyip o ciddi konuşmasını dinlerken neredeyse ben bile inanacaktım Çiğdem’in Tanrı’yla konuştuğuna, öylesine sahiciydi. Bir süre kendime gelemedim ve içimin ürpertisiyle böldüm sessizliği.
-      Çiğdem! Kendine gel!
-      Aaa, hoş geldin canım, gelsene, ben de dolunaya karşı şarap içiyordum.
-      Çiğdem ben zaten burdaydım.
  Hiçbir şey demedi Çiğdem, kadehini aldı ve dışarı çevirdi başını usulca. Öylece sızmışız sonra pencerenin önündeki o koltuklarda karşılıklı.
   Sabah Çiğdem’in neşeli mırıldanmasıyla uyandım. Keyifli bir şarkıyla harika bir kahvaltı hazırlıyordu. Geceyi hiç konuşmadık.
   Bir hafta sonra Çiğdem’i o koltuğun üzerinde, kalbinde bir bıçakla, nefessiz bulduk. Yanında da iki satır:

   ‘’Çok güzel bir kalbin var dedi bana Tanrı’m; oysa güzel değil, kirlettiler benim kalbimi.’’