Ellerimi temizleyip
odanın kapısını kilitleyip markete çıktım. Şüphe yaratmak korkusuyla çöp poşetinin yanında iki
tane de bira aldım. Eve döndüğümde yorucu bir iş beni bekliyordu, yorgunluk birası olmuş
olur diye düşündüm. Kimse kafasını kaldırıp bana bakmıyordu bile. Boşa korkuyordum.
Katil olmuştum ve hala kimsenin umurunda bile değildim! Evdeyim. Cesedi
kaldırdım. Poşet yeterince büyük. Üstüne iki poşet daha geçirdim. Arkamda iz olarak kan
damlaları bırakmak istemiyorum. Bavulum da yeterince büyük. Odamın böyle temizlik
görmesi için bir ölüm görmesi gerekiyormuş. Buna biraz üzüldüm. Aslında temizlemesem
de odama girip görecek kimse yok ama yine de kan gönlünün içinde uyuyacak kadar
çıldırmadım sanırım henüz.
Büyük travmaların
patlaması küçük nesnelere oluyor. Fiko'nun tabağı hala dolu. En azından yemeğini yeseymiş diye
geçiyor içimden tüylerim ürperirken. Ah Fiko, canım Fiko tüm ömrümün intikamını senden mi
aldım ben? Tabağımda yarım kalan tüm yemeklerimin intikamını niye senden aldım? Özür
dilerim Fiko, özür dilerim. Benim tek hatam doğmaktı, senin tek hatan benim yanımda olmaktı.
Can bedenden
çıkınca beden ağırlaşıyor sanırım. Neyse ki babam -bana bir babam olduğunu hatırlatmak için- bir
araba almıştı. Yoldayım; ama kampüsten başka bir yer bilmiyorum ki, nereye gideceğim?
Birden Çiğdem geldi aklıma. Yazılarının en sağlam takipçisi olmaktan öte bir yakınlık
kuramadığım büyük aşkım Çiğdem. Ah
Çiğdem! 'Eğer yola çıkabildiysen, gidecek bir yerler
mutlaka vardır.' yazmıştı bir denemesinde. Çiğdem yalan söylemez! Mutlaka gidecek bir
yer vardır. İnip bir sigara
içmek için arabayı durdurduğumda fark ediyorum, Çiğdem haklı çıkıyor. Bu boş araziden daha
uygun bir yer olamaz benim için. Fiko'yu gömüyorum. Ağlıyorum. Onu seviyordum. Bunu o
da biliyordu. O da beni seviyordu, ben de bunu biliyordum.
Beni bir tek o seviyor
diye öldürdüm onu.
- Hayırdır genç, ne baktın akşam akşam?
- Bir şey bakmadım
abi, sigara içmeye indim.
- Sigara molası mı
veriyorsun araba kullanırken?
- Babam arabada içince
anlıyor abi.
- Ahhh, gençlik... Ben
de böyleydim zamanında, kanımız deli akıyordu tabi. Neyse seni de tuttum insan bütün gün bu koca arazinin başında bekçilik yapınca sıkılıyor.
- Yok abi ne demek,
estağfurullah. Haydi kolay gele...
En az benim kadar
yalnız bir adamdı bekçi, bu kadar yalnız olan insanlar, en alakasız yerlerde gördüklerinden bile
şüphelenmezler. O da benden hiç şüphelenmemişti muhtemelen. Rahattım. Arabaya
bindiğimle tuttum evin yolunu. Birden içim ürperdi. Gittiğimde Murat gelmiş olacaktı ve
Fiko'yu soracaktı. Buna hazırlayacak bir senaryom yoktu, akışına bırakacaktım. Bir yerde okumuştum,
son anda söylenen yalanlar hep önceden hazırlanmış yalanlardan daha inandırıcı olurmuş.
Henüz bu paradokstan kurtulamamışken arabanın önüne biri atladı. Murat! Gene bir kadını tutmuş
elinden adeta sürüklenerek arabaya bindiler.
- Hayırdır lan?
Çapkınlığa mı çıktın?
Eve girdik.
Murat'ın Seda'yla bu gece tanıştığına eminim. Yazık olacak. Sevimliymiş de. Yarın tüm okulun
ağzında olacağından haberi yok pek tabii. Lan Murat! Nasıl oluyor da hiç yalnız kalmıyorsun.
Onlar kahkahalarla Murat'ın odasına giderken ben de eşikte kalakalmışım kafamda bu
düşüncelerle. Murat bir an duraksayıp bana döndü aniden, ‘Siktir! Gene mi sesli düşündüm lan’ diye
geçirdim içimden; fakat hiç mimik vermeden Murat'a bakmaya devam ettim.
- Fiko nerde lan?
- Epeydir ihmal
ettik, yarın Seğmenlere götürelim ne dersin?
- Haklısın, olur
götürelim.
Odamda Fiko'nun
ölümüne dair tek bir kanıt bırakmamışım, gerçekten temiz çalışmışım; ama Fiko yaşıyordu işte,
Murat onu ihmal ettiğini düşünüp üzülmüştü, onunla bir şeyler yapmak istemişti. Ölü olan
bendim. Nefes almak yaşamak demek değildi, Fiko nefes almıyordu; ama yaşıyordu. Ben, bense
nefes alıyor; ama yaşamıyordum. Bu sabah köpeğimi değil, kendimi öldürmeliydim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder