21 Ocak 2020 Salı

SESLER-GÖZLER-YÜZLER

   Bazen tek bir olay bütün bir ömrün hikayesi olabilir. Bazen size bir zaman dilimi sorulur, bir tek şey hatırlarsınız. 2015 senesi de benim için tam da böyle işte.

7 Ocak Paris'te mizah dergisi Charlie Hepdo'nun merkezine silahlı saldırı yapıldı. 10 kişi öldü, 11 kişi yaralandı.
8 Ocak Radikal İslamcı Boko Haram Örgütü'nün Nijerya'nın Baga Kentinde gerçekleştirdiği saldırıda 2.000 den fazla kişi öldü.
25 Ocak Yunanistan'da genel seçimi Radikal Sol İttifak Syriza kazandı.
4 Mart Şili'de parasız ve adil eğitim için 2006'da eyleme başlayan öğrenciler sonunda hak ettikleri zaferi kazandı.
19 Mart 28 yaşındaki öğretmen Farkhunda, bir caminin önünde muska satan bir molla ile tartışmanın bedelini linç edilerek ödedi.
20 Mart İtalya'da düzenlenen yolsuzluk operasyonuna adı karışan Altyapı ve Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi istifa etti.
9 Nisan Londra'da 100 milyar varillik petrol bulundu.
25 Nisan Nepal'de 6.000 kişinin yaşamını yitirdiği bir deprem oldu.
28 Nisan ABD'nin Baltimore Kentinde polis şiddeti kurbanı olan Fredie Gray adına protestolar düzenlendi ve emniyet müdürünün görevine son verildi.
29 Mayıs ABD Küba'yı terör listesinden çıkardı.
22 Temmuz Birmingham'da en az 1370 yıllık olduğu düşünülen Kur'an bulundu.
21 Ağustos Afyon'daki Frig Vadisi'nde, bundan yaklaşık 14 milyon yıl öncesine dayanan araç izlerine rastlandı ve üstün ırk görüşü ileri sürüldü.
2 Eylül 3 yaşındaki Suriyeli Aylan Kurdi'nin cansız bedeni Bodrum'da sahile vurdu.
25 Eylül Suudi Arabistan'ın Mekke Kentinde Hac ibadetinin gereği olan şeytan taşlama alanına giden caddede çıkan izdihamda 769 kişi öldü.
7 Ekim Aziz Sancar Nobel Kimya Ödülü aldı.
19 Ekim Kanada'da 9 yıldır iktidarda olan Muhafazakar Parti yerine Liberaller iktidar oldu.
4 Kasım Romanya'da 32 kişinin can verdiği yangın sonrasında başbakan ve kabinesi istifa etti.
13 Kasım Fransa'da 129 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırından sonra 3 günlük ulusal yas ilan edildi.
13 Aralık Suudi Arabistan'da kadınlar ilk kez oy kullandı.

  Bana soracak olursanız 2015 senesinde ne olduğunu, bebeğim öldü. Ama bir dakika, ölmek için doğabilmek gerekir öyle değil mi? 2015 senesinde benim bebeğim doğamadı. Bence de dünya görmeye değer bir yer değil. Zaten doğmak ölmeye başlamaktır. Ya bir savaş çıkar ya bir afet olur ya da bin yaşına kadar bile yaşasan sonunda mutlaka ölürsün. Ben ölmedim henüz. Bin yaşına da gelmedim. Umarım gelmem. 4 senedir çektiğim bu pişmanlık hissi ile nasıl hala delirmediğime şaşırıyorum. Bin yaşına gelmiş halüsinasyonlar gören bir deli olmak istemem. Bana inanın, pişmanlık insanı delirtebilir. Sahi, insan nasıl delirir? Öyle geceler oluyor ki kendimi delirdiğime ve bütün bunları götümden uydurduğuma ikna etmeye çalışıyorum. 
  Bir arkadaşım vardı, aynı sokaklarda büyüdük. Kuma gömüp çaresizliğini izlemişliğim var. Seneler sonra bu anıyı hep gülerek hatırladık. Keşke tüm çaresizlikler böyle olsa. Bir keresinde bana demişti ki: 'annem ben doğmadan düşük yapmış; bir gün hayatıma, varoluşuma küfrederken aklıma bu geldi, ya dedim ben bu hayatı doğamamış kardeşimin yerine yaşıyorsam?' onun için bir aydınlanma olmuş ve evet derin bir konu fakat benim umurumda değil. Benim umurumda olan belki benim bebeğim de benim görmek istemediğim bu dünyaya gelmiş olmaktan tat alacaktı. Belki bebeğimi öldürmeden önce ben de tat alıyordum hayattan, hatırlamıyorum. Ben sık sık sesler duyarım. Bebek sesleri değil ama çünkü bebeğimin sesini hiç duymadım. Düşünsenize; hiç yemediğiniz, tadını bilmediğiniz bir yemeği canınız çeker mi? Öyle işte, hiç görmediğiniz birini özleyemezsiniz. Duyduğunuz hiçbir ses, onun sesi olamaz. Mesela ben hiç birinizin ne sesini ne de yüzünü ona yakıştıramam.Çünkü belki de burnu bana benzerdi ama belki ağzı benzemezdi. Ama bunları hiçbir zaman bilemeyeceğim çünkü benim bebeğim doğamadı. Şimdi düşününce dünyaya hiç gelmemiş olmayı dileyecek onlarca kişi sayabilirim şu koca yeryüzünde sadece benim hayatıma girmiş olanlar arasında bile. Hepinize babalık yapabilirim belki ama hiç birinizin babası olamam anlıyor musunuz? Geç kalınan bazı şeylerin geri dönüşü olmaz ve bana inanın çocuklar zaman da hiçbir şeyin ilacı değildir.
  Kendimde bunu söylemeye hak görecek kadar zaman geçirdim dünyada.

-Bakın, bakın! Özgür geliyor!
-Sen haklıydın Baba, bazen en doğru olanı yapsan bile kişi doğru değilse dönüp gitmek gerekmiş.
-N'oldu oğlum, anlat bak merak ettik hepimiz seni.
-Seni sevmediğimi anlaman için ne yapmam gerekiyor dedi Baba, kalbim kırılmasın diye terslememiş meğer beni bunca zaman. Sen dedin, sen anladın çünkü ama ben ne bileyim be Baba inanmak istedim işte sevdiğine. Beni kendi babam sevmemiş, anamla biçare bırakmış gitmiş, kız da haklı.
-Bunun için kimseye kızma. İnsanların bazen bir şeylerin kıymetini anlayabilmesi için daha değerli şeyleri kaybetmesi gerekir.
-Aman be baba, boşversene. Siz ne konuşuyordunuz, devam edin, benim de kafam dağılır hem daha iyi.

----------------

   Ben Çiğdem, hikayeler yazmak istiyorum, hikayelerim olsun istiyorum. Özgün olabilmek tutkusuyla ara ara küçük köylere gider, oralarda farklı tecrübeler edinmeye farklı insanlar tanımaya çalışırım ama bu benim hikayem değil. Bu 'Baba'nın hikayesi. Adını bilen yok ona herkes Baba diyor. Herkes dediğim köyün çocukları, yetişkinler deli diyorlar, berduş diyorlar. Çocukların ona nasıl sevgiyle baktıklarını, dikkatle dinlediklerini görünce bir süre izledim Baba'yı. Bütün gün sokaklarda gerçek bir avare gibi geziniyor ama asla zalimliğe dayanamıyor, hayvanları besliyor hep ve asla duygularını dışa vurmuyor, yüzünde hep aynı vakur ifade var ama çocukların okul çıkış saatleri yaklaştığında adımları hızlanıyor, bence heyecanlanıyor. Zaten çocuklar da aynı heyecanla ona konuşuyorlar. Hep bir şeyler konuşuyorlar hararetli ve içtenlikle. Baba'yı dinlemeyi çok seviyor çocuklar ama Baba asla sürekli konuşan olmayı kabul etmiyor, onlara da anlattırıyor, onları da dinliyor hep. Bir çocuğu hırpalayacak olsalar Baba hemen orada bitiveriyor, elindeki lokmasını mülteci çocuklarla paylaşıyor, çocuklar onu görünce güller açıyor gül yüzlerinde ama Baba hiç gülmüyor ve hiçbirinin başını bile okşamıyor. Bu nasıl delilik? Diyor ki Murat Menteş: 'bir insan acıdan delirdiğinde diğerleri onun acısını değil, deliliğini görürler.' İyi ama bu nasıl acı? Şu kısa konuşmaya şahit olduktan sonra çocukların dağılmasını bekledim ve cesaretimi toplayıp gittim yanına, sordum:
-Bu nasıl acı? 
Anlattı: Deli derler evet, belki de öyle. Acıya gelince, insanı delirtmesi için acının illa çok mu büyük olması lazım? Bir kadının mesela yaşayabileceği en büyük acı nedir? Tecavüze uğramış kaç kadın vardır ve kaçı delirmiştir? Benim tanıdığım bir tane var, bir ara delirecek gibi oldu ama delirmedi. Kaç tane adamın parası yok diye sevdiği başkasına verilmiştir? Kaç çocuk küçücük yaşta anasız babasız sokaklarda kalmıştır? Savaşlar, kıtlıklar kaç aileyi dağıtmıştır? Kaç ana evladını vermiştir toprağa ve kaçı delirmiştir? Kaç baba toprağa bile verememiştir evladını? Ben öyle birini de biliyorum, deli diyorlar işte ona da. Ama ille de acının büyüğü delirtmez ki insanı. Aradığını bulamamak delirtir ama belki. Yarını düşünmeden yaşarken bir yandan da bu halin anlamsızlığını sorgularken bir anda arayıp bulamadığımı sandığım geldi bana. Belki bana benzeyecekti, belki benden nefret edecekti. Ama benim yeryüzünde asla nefret etmeyeceğim, kızmayacağım, verdiklerim için pişman olmayacağım biri olacaktı. Olamadı.

   Şaşırmıştım. Onu bu hale sokan zamanında kız arkadaşının ondan habersiz yaptırdığı kürtajdı. Bu denli sarsılmasının nedeni kendini tamamıyla yalnız hissediyor oluşu muydu, kendinden olacak bir cana kıyılmış olması mı, aslında içinde var olan ama kimselere vermeye kıyamadığı o sonsuz sevgiye değer bir can umudunun en umulmadık anda geldiği gibi aniden ellerinden kayıp gitmiş olması mıydı, anlayamadım, soramadım da ama anladım ki insan acıdan delirebilirdi. Bazılarımız hayattan koparken bazılarımız tutunup bastırıyoruz sadece. Baba'nın dediği gibi: Şu gökyüzünün biraz onuru olsa bunca acı varken sonsuz boşluğuna çekip yok ederdi hepimizi.

19 Ocak 2020 Pazar

GÜNLÜKLER - 1



   Bir otel odasını temizlediğiniz oldu mu hiç? Temizlik işçisi olarak değil, bokunuzu püsürünüzü temizlik işçisine bırakmamak için şöyle bir toparlamak da değil. Yaşamak için, eviniz gibi, sahiplenerek.  Bir otel odası. Sizden önce kalanların kaba hesapla yüzde doksanının sadece kül tablası ve prezervatif koymak için kullandıkları küçük komodinin üzerine sevdiklerinizin fotoğraflarını koyduğunuz oldu mu? Ya da sipariş edilen yemeklerin çöplerinin biriktiği masalara kitaplarınızı dizdiğiniz?

   Çamaşır suyuyla sildim; masa, sandalye, dolap, cam ne varsa... Oturdum, biraz ağladım önce. Kalkıp bi sigara yakıp balkona çıktım. O nasıl bir gün batımıdır, tarifsiz. Teşekkürler dedim Allahım, kıyak yaptın, manzara baya iyiymiş. Nerde miydim? Dağın başında bir dinlenme tesisinde. Hani Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerine konu olanlar gibi. Düşününce bile içinizin üşüdüğü, burnunuzu çekme isteği uyandıran bir dinlenme tesisi. Şimdiye kadar hiç düşündünüz mü, o dağ başında saat kaç olursa olsun size çay çorba vermek için hazır bulunan insanlar nerelerde yaşıyorlardır, nerelerden geliyorlardır? Ben düşünmemiştim, taa ki burada yaşamaya başlayana dek. Bu acıklı bir öykü değil. Size anlatacak çok acıklı öykülerim var oysa. Fakat bana kalırsa gerçek dram, gerçek acı tam olarak bu. Hayatın kendisi. Bir düşünsenize, 'yaşam kavgası' diye bir deyim var bizim dilimizde. Yaşamak için kavga etmeniz gerekiyor çünkü, yaşamın kendisiyle. Sizce de bu durum çok dramatik değil mi?
   Şükrettim Allah'a. Bir işim olmuştu. Masa başı hem de. Kağıt kürek işleri. Ve etrafımdaki hemen herkes ne kadar şanslı olduğumu söylüyordu. Bedavaya yaşayacaktım çünkü. Burda kalacak barınma parası ödemeyecektim, mutfak alışverişi derdim olmayacaktı, faturaların son ödeme tarihlerini takip etmek zorunda kalmayacaktım. Adeta talih kuşu konmuştu başıma. Biraz düşününce dedim ki, işte bu kadar. Kimse beni daha fazlasına layık görmüyor çünkü. Benim hayatta kalmam o ya da bu şekilde yaşamımı idame ettirebilmem yeterli. Aynı şeyi uyuşturucu komasından çıktıktan sonra benim için hayatım için ne kadar endişelendiklerini söyleyip sonra nasıl hissettiğimi hiç umursamadıklarında da düşünmüştüm. Bakın bence bu da çok dramatik. Yapılan bir hata, sürüklendiğiniz bir yanlış, bir çaresizliğin dışa vurumu yaşamınızın geri kalanında sizi kıymetsiz kılacaksa insanlar neden yaşamaya devam etmenizi ister ki? Müslümanların günah çıkarma yöntemi bu mu?
Dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrılmam çalan telefonla oldu, iyi ki de olmuş, elimde unuttuğum sigara parmağımı yakmak üzereymiş. Dalgınlık işte.

-Çiğdem hanım, yazar kasa kendi kendine z raporu aldı, vallahi biz hiç dokunmadık, ne olacak şimdi?
-Bekleyin tamam geliyorum bakmaya.
-Çiğdem hanım hiç bozuk paramız da kalmadı ya madem geleceksiniz birliklerden de bi yüz lira getirseniz size zahmet.
-Tamam.

   Bana zahmet mi? Yok canım, siz de. Fazladan beş adım, dolaşmış olurum hem. Odaya çıktığımda epey acıkmıştım. Kavanozda getirdiğim pişmiş yeşil mercimek çorbasını balkondaki piknik tüpünde ısıtıp yükselmekte olan Ay'a karşı afiyetle içtim. Dolunaya bi şarap ayarlasam şurda ne güzel içilir diye düşündüm, hafif bir müzik de açar kitap okurum. Öğrenciyken çok severdim böyle kendi kendime olmayı ama kimse beni öyle hatırlamaz. Çünkü uyuşturucu komasına girdikten sonra herkes beni hep öyle hatırladı. Fakat ben bundan ibaret değildim ve  bunu en çok da kendime kanıtlamaya ihtiyacım vardı. Hayatında en fazla üçyüzseksen lirayı bir arada tutmuş olan ben de kalktım bu dağ başına muhasebeci oldum. Bir iş lazımdı, kendi kendime yetmem lazımdı, geceleri başımı yastığa koyduğumda 'baba bak. benim de işim oldu.' diyebilmem lazımdı. Hiç bilmediğim bir yere, hiç bilmediğim insanların arasına hiç bilmediğim bir işi yapmaya gelmiştim. Banyodaki lavaboda tabağımı ve kaşığımı yıkarken ellerimden sıçrayan köpük hemen yanımda duran klozetin kapağına sıçrayınca şükretmekten bi süreliğine vazgeçtim. Sanırım sıçtığım yerde yemek yediğim tabakları yıkamak biraz zoruma gitmişti. Acaba büyük bir leğene suyu alıp annemin köydeyken yaptığı gibi balkonda leğende mi yıksam bulaşıklarımı diye düşündüm ve Hakan Günday fısıldadı kulağıma: 'hiçbir yere ait olmayan insanları iyi tanırım, her yere aitmiş gibi davranırlar.'