30 Mayıs 2022 Pazartesi

 'Bana en çok zarar veren şey ne acaba?' diye düşündüğünüz oluyor mu hiç? Ben daha yenice bunu detaylı düşünüyorum ve bir cevabım var sanırım: beklenti. Çünkü beklemek bana aynı anda hem güçsüz hem çaresiz hem sevgisiz hem de kimsesiz hissettiriyor ve bu duyguların hepsi aynı şiddette varlık gösteriyor beklerken. Tek başına sevgisizlik hissi ile savaşabilirim ya da güçsüzlük hissi ile ama hepsi birlikte çok güçlü oluyor ve ben 'siz hepiniz ben tek' deyip sağ çıkamıyorum o savaştan. 

Kötü günde dostun aramasını beklemek mesela ya da iyi günde. Sevgiliden ilgi beklemek, anneden anlayış beklemek, babadan şefkat beklemek...

Hatta bazen otobüs beklemek. Otobüs beklerken o boş zamanda tüm bu beklentiler geçebilir bazen aklınızdan ve en zor bekleyişiniz o otobüs olabilir.

Oysa söyleyebilsem insanlara onlardan beklediklerimi, oluverecek belki ama söyledikten sonra olması asla aynı hissi vermiyor çünkü görev bilinci ile yapılmış gibi geliyor, neden böyle düşünüyorum acaba? 

Çünkü ben yaptığım her şeyi içimden gelerek yapıyorum ve bana yapılan da içten gelsin istiyorum. Mesela koltukta uyuyakalsa misafir gelen bir arkadaşım, üstüne örttüğüm battaniyeyi gerçekten içimden geldiği için örterim, ayıp olmasın diye değil, misafirperver davranmış olmak için de değil. Çok yorgun olsam ve çok da aç olsam mesela kendim için yemek yapmam ama sevdiğim birinin acıktığını duysam hemen kalkıveririm ve en güzelini en lezzetlisini yapmak gelir içimden ama bunun için istemesine gerek yok, içim coşuverir. Yerken keyif aldığını da görürsem hele sakın değmeyin keyfime. Ha bir de şu detayı da vereyim ağzım çok gevşektir, birini sevdim mi, sohbet aktı mı, içim kaynadı mı, hemen her şeyimi anlatıveririm, bir çırpıda. Kimim, neyim, nasılım, neyi severim, neye sevinir, neye üzülürüm hepsini ama hepsini sonra pişman olsam da her seferinde anlatırım. İçimde sevgisini taşıdığım herkes beni bilsin isterim çünkü. Ve bana anlattıklarını da onu tanımak, bilmek, anlamak niyetiyle dinlerim. Mesela bana en sevdiği çikolatayı söylediyse ve benimle aynı değilse birlikte çikolata yiyeceğimiz zaman onun sevdiğinden alırım ve o an benim en sevdiğim çikolata o olur.

Beni mutlu eden şey bu. Kıymet verdiğimin kıymetini hissetmesi. Ben böyle sevmeyi biliyorum. Başka türlü nasıl olur ki sevmek? Bağırılmasından korktuğumu bile bile bağırıyorsanız; güçsüzlüklerimi, çaresizliklerimi bir bir kendim anlatmış olmama rağmen beni onlarla eleştiriyorsanız, uzun uzun konuşmaları sevdiğimi söylemişken hep sesiz kalıyorsanız nasıl inanabilirim sevginize? Bu durumda mantıklı olan beklemekten vazgeçmek olur değil mi? Benim sorunum da tam orada başlıyor işte. Vazgeçemiyorum. İçimde taşıdığım sevginin esiri oluyorum. Sonra daha güçsüz düşüyorum daha aciz. Bu kısır döngünün içinde savrulurken ben, muhtemelen dışarıdan görünen her şeyi bok edişim oluyor. Ne acı. Oysa ben de ne kadar isterdim hiç beklemiyor olmayı. Gelgelim benim lanetim de buymuş demek ki, hissettiğimi gizlemiyorum ve maalesef hissetmediğime inanamıyorum.

29 Mart 2022 Salı

KENDİNİ ARARKEN

                                                                                                                                   03.03.22

'Düşüncelerim mi hissettiklerime yön veriyor, hissettiklerim mi düşüncelerime yön veriyor sorusu benim hayatımın en büyük paradoksu. Bu paradoks benim için matrix gibi. İçine giriyor muyum, içinden kaçıyor muyum belli değil. İşleyişini çözemediğim için net bir karar veremiyorum. Aynı olayların ya da bana karşı tavırların farklı ortamlarda farklı kişiler tarafından sergilenmesi hissettiğim şeyi de düşünüp davranışa döktüğüm şeyi de değiştiriyor. An oluyor bu farklılıklar çarpışıyor ve o zaman evrenler arası geçiş yaparken kapıda sıkışmış gibi oluyorum.'

                                                                            ***

Kafasında boğuştuğu düşüncelerle baş edemediği, içinden çıkamadığı zaman günlük tutmaya başlamıştı yine, hatta anlık. Bunu daha sonra yine çıkmaza düştüğünde bir önceki sefer neler düşünmüştü neler hissetmişti hatırlayabilmek için yapıyordu. Böylece en çok tekrar eden şeyi kabul edecekti. Bir çeşit savaş stratejisi gibi. Bu kararsız paragrafla başlamıştı bu defa bu macerası. Zaten ilk zamanlar hep kararsızlık hakim oluyordu sonra kendi kendine yazdığı motivasyon konuşmalarına dönüşüp kurtulmasını sağlıyordu. Sanki kendi kendine Tanrı'nın Eli'ni yaratıp onu çekmesini sağlıyordu ama galiba bu defa Tanrı durumu fark etmişti ve bu üçkağıtçılığın cezası olarak kendini avutmasına öyle hemen izin vermeyecekti. 

Varoluş sancılarına alışkın olduğu için ilkin çok sarsmadı Çiğdem'i. Kendiyle ilgili yeni bir şey keşfedeceğine inanmak istiyordu, kendini buna zorluyordu. Fakat çember hiç daralmıyordu. Her ihtimal oraya ulaşılana kadar ilerlediği yolda başka bir ihtimal doğuruyordu. Sarıp sarıp çektiği dumanların ona eskiden olduğu gibi yardımcı olacağını sakinleştireceğini düşünmüştü fakat bu duruma o kadar odaklanmıştı ki matrixten çıkamıyordu. Önünde açılan her pencere binlerce başka pencereye daha açılıyordu.


                                                                                                                                      06.03.22

'Hissettiklerimi yönetemeyeceğimi ama düşüncelerimi yönetip davranışlarımı değiştirebileceğimi söylüyor terapistim. Haklı olabilir, söyledikleri genelde mantıklı geliyor fakat benim için esas mesele bu değil ki. Neden böyle davranıyorum sorusu salt olarak kendimi anlamak isteyişimden ileri geliyor, aslında böyle olsun istemiyorum ama neden oluyor diye merak ya da serzeniş değil. Yani değiştirmek istediğim davranışlarım ya da artık cenderesine düşmek istemediğim düşünceler var fakat bunları değiştirmeden önce sebebini bulmam gerek ancak o şekilde değiştirebilirim zaten. İnsan neyi neden yaptığını  bilmek istiyor. Hoş bu da bana başka bir soru sorduruyor: 'herkes farkında bir ben mi değilim yoksa insanlar bunun farkında olmayı benim kadar önemsemiyor mu?'. E tabi devamında ister istemez 'bunu önemsemeden nasıl yaşıyorlar, hiç mi merak etmiyorlar, aslında o kadar önemli bir şey değil de ben mi çok abartıyorum' gibi peşi sıra başka bir sürü soru daha...

                                                                   ***

Bu defa sınav daha çetin çıkmıştı, kolay kolay bulamayacak gibiydi Çiğdem aradığını.Üstelik ne aradığını bile tam olarak bilmiyorken. Sadece kendini çözümlemek istiyordu. Başkaları üzerinde ne kadar kolay yargıya varılıyordu oysa. Karşısındakini çözümleyip buna göre strateji geliştiriyor insanlar mesela. Ben kendime karşı bile geliştiremiyorum o stratejiyi. Bir başkasına karşı geliştirmem ya da herhangi birinin bana karşı strateji geliştirmesi nasıl mümkün olabilir ki? Bu yüzden mi uyumsuzum acaba? diye düşünüp duruyordu günlerdir. Yeni sınavı buydu. Bir taraftan kendi üzerinde yaptığı amatör deneyin objektif sonuç vermesi için kendini kontrol etmek istemiyordu ama bir yandan da insanlar üstünde strateji geliştirip onunla da uyum sağlasınlar diye tutarlı davranmaya zorluyordu kendini içten içe. Bunu fark ettiği zaman da kendine öfkelenip hikayeyi en başa sarıyordu, gerçek bir çıkmazda olduğu su götürmez bir gerçekti. Yakınında, sevgisine inandığı herkese içini döküp anlatmak ve akıl almak istiyordu delicesine ama bir taraftan da kimsenin onu anlamayacağına ve alabileceği olası tepkiyle daha beter olacağına inanıyordu.

                                                                  

                                                                                                                                     08.03.22

İşler daha kötüye gitmeye başladı. Kişiye ve mekana göre değiştiğini gözlemlediğim ve henüz bunun bile sebebini bulamadığım tepkilerimin zamana göre değiştiğini de deneyimledim bugün. Her sabah ofise girdiğimde bana iltifatlar eden iş arkadaşımın bu sabah aynı şekilde aynı iltifatları tekrar etmesi bana hakaret gibi geldi. Tüm dış değişkenler sabitken sadece ben o gün iyi günümde değilsem de hissettiklerim değişebiliyor ama bu davranışıma yansımadı. Aynı şekilde teşekkür edip gülümseyip geçtim masama. Ve sonra bir an için rahatladım, buldum sandım, demek ki dedim hislerim davranışlarıma yön vermiyor. Tam derin bir nefes alacakken aynı arkadaşım -yine her zaman yaptığı gibi- beni on kahvesine davet ettiğinde gitmek istemedim hatta içimden çığlık atmak geldi ve nitekim gitmedim de. İşler değişmişti ama bu da bir doneydi sonuçta. Hislerim davranışlarıma yön veriyor demek ki diye düşünmeye başladım bu defa da. Bu fikre uyan başka örnekler aradım ve sonra aynı arkadaşımın -yine her zaman yaptığı gibi- beni öğleden sonra üç kahvesine davet etmediğini fark ettim. Gitmek istemiyordum ama davet etmemiş olması beni yine de üzmüştü. Bir defa yüzüm asık diye benden vazgeçildiğini falan hissettim oysa iş dışında telefonda bile konuşmadığım biri söz konusuydu. Bana böyle ciddi yoğunlukta bir şeyler hissettirmesi mümkün değildi. Şimdi birden bire tekrar başa dönmüş ve davranışımın ceremesini çeker olmuştum. Bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum.

                                                                        ***

Kendini arama işi Çiğdem'i iyiden iyiye yoruyordu artık. Buna engel olamamaya başlamıştı çünkü. İşte, markette, otobüste, aile ziyaretinde. Bulamadıkça her yerde kendini arar olmuştu Çiğdem. Annesine 'eline sağlık' demeyi unutsa buna neyin sebep olduğunu bulmak arzusuyla annesinin bile tüm hareketlerinin altında bir anlam arıyordu bunları kendi davranışları ile ilişkilendirmeye çalışıyordu. İşler bu noktaya gelince artık kontrol edemediğini ve bunun sorun olabileceğini anlamıştı, aile ziyaretlerini seyreltti. Yeni bir sorun istemiyordu, mevcut sorununu yönetemediği yüzüne her çarptığında da daha çok geriliyor ve kısır döngüye giriyordu. Yönetemedikçe geriliyor, gerildikçe yönetmiyordu. Bu defa ailesi de sormaya başlamıştı ve korktuğu olmuştu, artık yeni bir sorunu daha vardı. Ailesini de endişelendirmeden idare etmesi gerekiyordu. İşe yansımaya başlamıştı, ofistekiler soruyordu çünkü bazen 2 hatta 3 gün boyunca hiç uyuyamadığı oluyordu. Neyin var, gözlerin şiş gibi, neden hiç yemeğe gelmiyorsun... Arkası kesilmiyordu soruların. Artık 'bilmiyorum ben de bilmiyorum' diye çığlık atmaktan korkmaya başlamıştı ve bir de bunun gerginliği eklenmişti üstüne çünkü kendini kontrol edip edemeyeceğinden emin değildi.

                                                                                                                                         09.03.22

Sanırım deliriyorum. İçinden çıkmak istediğim her şeye hapsoluyorum. Çok güzel kar yağmaya başladı, uçuşuyor gibi öyle güzel görünüyor ki. Önceden böyle bir şey gördüğümde aklıma hemen Kurtuluş Parkı'nda sakin sakin yürümek ya da bi yerde kendime sıcak şarap ısmarlamak gelirdi. Şimdi düşününce çok başka bir hayatmış gibi o günler.. Noldu bana?

                                                                ***

Kendine aslında şanslı sayılabileceğini, etrafında onu seven insanlar olduğunu kendi kendini idare edebildiği bir düzeni olduğunu hatırlatmaya çalışıyordu sürekli ama sonra birden ağlamaya başlıyordu 'hissedemediğim sevgiyi ne yapacağım ki?' diye içine içine hıçkırmayı öğrenmişti Çiğdem. Kendine bu duvarı ne zaman örmüştü hatırlamıyordu bile ama her şeyi tek başına halledebileceğini kendine sürekli olarak kanıtlamak ve etrafa karşı her zaman güçlü durmak gibi bir takıntısı vardı. Kim bilir, belki de birilerine en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda hep yalnız kaldığı için artık kendini buna mecbur hissediyordu ya da başka türlüsünü bilmediği için çaresizlik içinde böyle davranıyordu belki. Kendini hatalardan ve pislikten ibaret gördüğü için saklamaya çalışıyordu herkesten. Oysa geçmişti o günler, aşmıştı bu hisleri. 

Her şeyden fazlaca şüphe ettiği için hayatını zorlaştırdığının farkındaydı ama buna engel olamadığından idare etmeyi öğretmişti kendine zaman içinde. Fakat şimdi kendinden de şüphe etmeye başlaması çok tazeydi ve bunu idare edemiyordu. Kendinden şüphe etmeyi bilmiyordu Çiğdem. Şimdiye kadar suçlandığı, dışlandığı bazen kendini dışladığı tüm hatalarına, yanlışlarına bir varış yolu çizebiliyordu kafasında. Kimseye anlatamadıkça yıllar yılı kendini kendine anlatmayı ve kendini sadece kendi anlasa yetinmeyi öğretmişti kendine, gel gelelim şimdi kendi de anlamıyordu kendini. Anlayamadıkça daha çok çırpınıyor, çırpındıkça daha çok batıyordu. Bir çeşit kara delikteydi sanki.

Günleri, haftaları kayıp geçmeye başlamıştı artık. Hiçbir zaman çok detaycı olmamıştı ama geride bıraktığı haftayı düşündüğünde herhangi bir güne ait herhangi bir detay hatırlamıyor olmak iyiden iyiye korkutmaya başlamıştı artık ve bu korku yeniden iyi olabileceğine dair umudunun önünü kesiyordu git gide. Belki 2 hafta geçmişti, tek bir satır yazmadı. Konuşmak istedi ama kimseyle konuşamadı. Ağlamak istedi, düşman kesilmiş gibi inat etti de gözyaşları akmadı.

Annesinin hastaneye gideceği günü unuttu, ablasının doğum gününü unuttu, öğrenim kredisini ödemeyi unuttu, terapiden sonra ücreti göndermeyi unuttu, defalarca. Sanki duygu-düşünce-his her şeyini almışlar da yerine kapkaranlık bir kaygı bırakmışlardı tüm varoluşuna. Artık bitkilerine de bakmıyordu, içlerinden birinin öldüğünü fark ettiğinde en son ne zaman suladığını düşündü, hatırlayamadı. Sanki usul usul her şeyden vazgeçiyor gibiydi. Konuşmamaktan, saklanmaktan var olmayı unutuyor gibiydi. Her şey an be an anlamsızlaşıyordu. Fakat bir çeşit kara mizah gibi görünse de ona bu girdaptan çıkmak için ilk adımı attıracak olan yine bu noktaya getiren duygusallığı olacak gibiydi. 

Ağlamıyordu, uyumuyordu da, en sevdiği etkinlik olan tavana karşı zihin boşaltma oyununu da oynamıyordu. Öylece duruyordu yatakta ve kara kedisi Sirius birden gelip boynuna yatıvermişti, üstelik yüzünü de yanağına getirip. Birden ağlamaya başladı Çiğdem kedisine sarılıp. Sevgiye ve şefkate ihtiyacı vardı Sirius'un ve bunlarla beraber çok daha fazlasını ona borçlu olduğunu düşünüyordu. Neden mi? Ona bir umut vermişti çünkü sokaktan alıp geldiği gün. Haykırarak ağlamaya başladı Çiğdem. 'Önemli olan hayatta kalmasını sağlamak değil, önemli olan yaşadığını hissettirmek.' Belki aylarca her gün en azından yüzlerce kez tekrarlamıştı bu cümleyi Çiğdem kendine kendine ilk kez söyledikten sonra. Ona yapılanı Sirius'a yapmamak motivasyonu ile kalktı yataktan.

                                                                                                                                               29.03.22

Nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yok ama toparlanacağım.


11 Şubat 2020 Salı

GÜNLÜKLER-2

  Dediğimi yapmıştım. Sözümün eriyimdir. Çoğu zaman. Her neyse, dolunaya karşı şarabımı içerken hayatımın dönüm noktalarını düşünüyordum ki bence kişinin hayatında birden fazla dönüm noktası oluyor. Kelebek etkisi tribi işte, sonsuz ihtimaller.. Bana kalırsa benim dönüm noktalarımdan biri de buraya gelmekti, gelip buraya yerleşmek. Bunu hayatımı olumlu yöne döndürecek bir nokta olarak görmek isteğiyle bu konudaki motivasyonumu hep diri tuttukça Allah'ın bana kıyakları bitmiyordu oturduğum koltukta şarabımdan bir yudum daha alıp tazecik sardığım tütünümden aldığım nefesi vermek için başımı geriye doğru atmıştım ki dolunayı cam tavanının ardından tam tepemde gördüm. Gerçek bir mucize gibiydi. Her seferinde beni bu kadar etkiliyor oluşu içimde yeni bir hesaplaşmanın kapısını açtı. Takıntılı mıydım? Hayatım dediğim senaryo obsesif bir kara mizah mıydı? Niyahetinde kurt adama dönüşmüyordum, ne diye bu kadar etkileniyordum ki o sonsuz bir boşluk gibi görünen ışık huzmesinden? Zira bence sadece ben dolunaya baktığımda tüm evreni hissediyordum. Bu arada eroin de tıpkı böyle hissettirir. Bana kalırsa zaten sizi bir bağımlıya dönüştüren de tam olarak bu histir. Tüm evreni hissedersiniz, kendiniz dışında. Kendi varlığını hissetmek istemeyen biri için eroin kullanmak hayatının hatası olabilir çünkü hal böyleyken kurtulmak kafanıza sıkmaktan çok daha kötü bir ihtimal olarak gelmeye başlıyor. Böyle kötü düşüncelere gark olduğumda kurtulmak için mutlu olduğum zamanları hatırlamaya çalışırım.
  Üniversitedeyken çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. -hala arkadaşım ve hala çok severim, bazı şeyler aynı kalmayı başarabiliyor.- Bana Çiğdem adını o takmıştı. Daha doğrusu kitap puanlama oyunumuzda sıra Emrah Serbes'in 'Deliduman' kitabına gelmişti ve kitabın çıkmasını ikimizde heyecanla bekleyip çıkınca da bir solukta okumuştuk. Canım Emrah Serbes, sonunda 't' yok. Sonra kitabın üzerine saatlerce konuştuk ve bana: 'sen benim Çiğdem İyice'msin.' dedi. O günden sonra Çiğdem oldum ben de. Kendimi ne kadar kıymetli hissetmiş olabileceğimi anlamanız için sizlere kitabı okumanızı öneririm. Ben de o günden sonra ona afilli piç dedim zira Hakan Günday'ın 'Piç' kitabını çok severdi. Bana kalırsa en iyisi 'Az'. Ya da 'Daha.' şuan karar veremem her neyse esas anlatacağım şey başkaydı, bu bana hep oluyor, lafa başlayınca ne diyeceğimi unutup zaman kazanayım derken bambaşka bir şey anlatmaya başlıyorum. Afilli dostumla bir gün son birasına tavla oynarken bir kural koymuştuk, rakibin pulunu kırdığımızda eğer girecek hiçbir yer yoksa bile zar atmasını bekleyecek ve kaybedene de duyulması gereken saygının pasif direnişini her seferinde gururla sergileyecektik. Şuan hissettiğimse sanki girecek her kapım kapalıyken afilli kaybedişime saygıdan zar atmama izin vermişlerdi ve ben yedi atmıştım!
   Az önce Müdürüm aramış ve beni eğitim için Ankara'ya çağırmıştı. İki günlük bir eğitimdi ama olsundu eve dönecektim. Şimdi ordayken geçirdiğim iki günü anlatmayacağım, çok duygusallaşıyorum. Dönüş için Aşti'ye giderken müdürüm gene aradı:

-Merhaba Çiğdem, nasılsın?
-İyiyim, teşekkür ederim. Eğitimi tamamladım, dönüyorum, siz nasılsınız?
-Çiğdem, odanda alkol şişesi var mı?
-Evet, var.
-Dönünce imha et onu olur mu?
-Olur tabi... Ama bi dakika.. Bunu siz nerden biliyorsunuz?
-Çiğdemcim sen merak etme, bir sorun yok, git şişeyi imha et, odana sürgü kilit takılacak dönünce, kapı kilidin de değiştirilip tüm yedekleri sana verilecek, hadi dikkatli git.
-Tamam.

    Odama girmişler! Bu nasıl olabilir? Delirmek üzereydim, bütün bedenim titriyordu. Döndüğümde katil olacağımdan neredeyse emindim. Neyse ki, yol boyu kendimi sıkıp kaskatı kesildiğim için iner inmez boşalmış ve ağlamaya başlamıştım da kimse görmesin diye koşar adım odaya çıkmıştım. Ağlayarak tek tek iç çamaşırlarımı kontrol ettim, inanın bana abartmıyorum dostlarım, 19 yaşında tecavüze uğramış bir kadın için bu şekilde odasına girilmiş olması ciddi bir travmadır.

21 Ocak 2020 Salı

SESLER-GÖZLER-YÜZLER

   Bazen tek bir olay bütün bir ömrün hikayesi olabilir. Bazen size bir zaman dilimi sorulur, bir tek şey hatırlarsınız. 2015 senesi de benim için tam da böyle işte.

7 Ocak Paris'te mizah dergisi Charlie Hepdo'nun merkezine silahlı saldırı yapıldı. 10 kişi öldü, 11 kişi yaralandı.
8 Ocak Radikal İslamcı Boko Haram Örgütü'nün Nijerya'nın Baga Kentinde gerçekleştirdiği saldırıda 2.000 den fazla kişi öldü.
25 Ocak Yunanistan'da genel seçimi Radikal Sol İttifak Syriza kazandı.
4 Mart Şili'de parasız ve adil eğitim için 2006'da eyleme başlayan öğrenciler sonunda hak ettikleri zaferi kazandı.
19 Mart 28 yaşındaki öğretmen Farkhunda, bir caminin önünde muska satan bir molla ile tartışmanın bedelini linç edilerek ödedi.
20 Mart İtalya'da düzenlenen yolsuzluk operasyonuna adı karışan Altyapı ve Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi istifa etti.
9 Nisan Londra'da 100 milyar varillik petrol bulundu.
25 Nisan Nepal'de 6.000 kişinin yaşamını yitirdiği bir deprem oldu.
28 Nisan ABD'nin Baltimore Kentinde polis şiddeti kurbanı olan Fredie Gray adına protestolar düzenlendi ve emniyet müdürünün görevine son verildi.
29 Mayıs ABD Küba'yı terör listesinden çıkardı.
22 Temmuz Birmingham'da en az 1370 yıllık olduğu düşünülen Kur'an bulundu.
21 Ağustos Afyon'daki Frig Vadisi'nde, bundan yaklaşık 14 milyon yıl öncesine dayanan araç izlerine rastlandı ve üstün ırk görüşü ileri sürüldü.
2 Eylül 3 yaşındaki Suriyeli Aylan Kurdi'nin cansız bedeni Bodrum'da sahile vurdu.
25 Eylül Suudi Arabistan'ın Mekke Kentinde Hac ibadetinin gereği olan şeytan taşlama alanına giden caddede çıkan izdihamda 769 kişi öldü.
7 Ekim Aziz Sancar Nobel Kimya Ödülü aldı.
19 Ekim Kanada'da 9 yıldır iktidarda olan Muhafazakar Parti yerine Liberaller iktidar oldu.
4 Kasım Romanya'da 32 kişinin can verdiği yangın sonrasında başbakan ve kabinesi istifa etti.
13 Kasım Fransa'da 129 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırından sonra 3 günlük ulusal yas ilan edildi.
13 Aralık Suudi Arabistan'da kadınlar ilk kez oy kullandı.

  Bana soracak olursanız 2015 senesinde ne olduğunu, bebeğim öldü. Ama bir dakika, ölmek için doğabilmek gerekir öyle değil mi? 2015 senesinde benim bebeğim doğamadı. Bence de dünya görmeye değer bir yer değil. Zaten doğmak ölmeye başlamaktır. Ya bir savaş çıkar ya bir afet olur ya da bin yaşına kadar bile yaşasan sonunda mutlaka ölürsün. Ben ölmedim henüz. Bin yaşına da gelmedim. Umarım gelmem. 4 senedir çektiğim bu pişmanlık hissi ile nasıl hala delirmediğime şaşırıyorum. Bin yaşına gelmiş halüsinasyonlar gören bir deli olmak istemem. Bana inanın, pişmanlık insanı delirtebilir. Sahi, insan nasıl delirir? Öyle geceler oluyor ki kendimi delirdiğime ve bütün bunları götümden uydurduğuma ikna etmeye çalışıyorum. 
  Bir arkadaşım vardı, aynı sokaklarda büyüdük. Kuma gömüp çaresizliğini izlemişliğim var. Seneler sonra bu anıyı hep gülerek hatırladık. Keşke tüm çaresizlikler böyle olsa. Bir keresinde bana demişti ki: 'annem ben doğmadan düşük yapmış; bir gün hayatıma, varoluşuma küfrederken aklıma bu geldi, ya dedim ben bu hayatı doğamamış kardeşimin yerine yaşıyorsam?' onun için bir aydınlanma olmuş ve evet derin bir konu fakat benim umurumda değil. Benim umurumda olan belki benim bebeğim de benim görmek istemediğim bu dünyaya gelmiş olmaktan tat alacaktı. Belki bebeğimi öldürmeden önce ben de tat alıyordum hayattan, hatırlamıyorum. Ben sık sık sesler duyarım. Bebek sesleri değil ama çünkü bebeğimin sesini hiç duymadım. Düşünsenize; hiç yemediğiniz, tadını bilmediğiniz bir yemeği canınız çeker mi? Öyle işte, hiç görmediğiniz birini özleyemezsiniz. Duyduğunuz hiçbir ses, onun sesi olamaz. Mesela ben hiç birinizin ne sesini ne de yüzünü ona yakıştıramam.Çünkü belki de burnu bana benzerdi ama belki ağzı benzemezdi. Ama bunları hiçbir zaman bilemeyeceğim çünkü benim bebeğim doğamadı. Şimdi düşününce dünyaya hiç gelmemiş olmayı dileyecek onlarca kişi sayabilirim şu koca yeryüzünde sadece benim hayatıma girmiş olanlar arasında bile. Hepinize babalık yapabilirim belki ama hiç birinizin babası olamam anlıyor musunuz? Geç kalınan bazı şeylerin geri dönüşü olmaz ve bana inanın çocuklar zaman da hiçbir şeyin ilacı değildir.
  Kendimde bunu söylemeye hak görecek kadar zaman geçirdim dünyada.

-Bakın, bakın! Özgür geliyor!
-Sen haklıydın Baba, bazen en doğru olanı yapsan bile kişi doğru değilse dönüp gitmek gerekmiş.
-N'oldu oğlum, anlat bak merak ettik hepimiz seni.
-Seni sevmediğimi anlaman için ne yapmam gerekiyor dedi Baba, kalbim kırılmasın diye terslememiş meğer beni bunca zaman. Sen dedin, sen anladın çünkü ama ben ne bileyim be Baba inanmak istedim işte sevdiğine. Beni kendi babam sevmemiş, anamla biçare bırakmış gitmiş, kız da haklı.
-Bunun için kimseye kızma. İnsanların bazen bir şeylerin kıymetini anlayabilmesi için daha değerli şeyleri kaybetmesi gerekir.
-Aman be baba, boşversene. Siz ne konuşuyordunuz, devam edin, benim de kafam dağılır hem daha iyi.

----------------

   Ben Çiğdem, hikayeler yazmak istiyorum, hikayelerim olsun istiyorum. Özgün olabilmek tutkusuyla ara ara küçük köylere gider, oralarda farklı tecrübeler edinmeye farklı insanlar tanımaya çalışırım ama bu benim hikayem değil. Bu 'Baba'nın hikayesi. Adını bilen yok ona herkes Baba diyor. Herkes dediğim köyün çocukları, yetişkinler deli diyorlar, berduş diyorlar. Çocukların ona nasıl sevgiyle baktıklarını, dikkatle dinlediklerini görünce bir süre izledim Baba'yı. Bütün gün sokaklarda gerçek bir avare gibi geziniyor ama asla zalimliğe dayanamıyor, hayvanları besliyor hep ve asla duygularını dışa vurmuyor, yüzünde hep aynı vakur ifade var ama çocukların okul çıkış saatleri yaklaştığında adımları hızlanıyor, bence heyecanlanıyor. Zaten çocuklar da aynı heyecanla ona konuşuyorlar. Hep bir şeyler konuşuyorlar hararetli ve içtenlikle. Baba'yı dinlemeyi çok seviyor çocuklar ama Baba asla sürekli konuşan olmayı kabul etmiyor, onlara da anlattırıyor, onları da dinliyor hep. Bir çocuğu hırpalayacak olsalar Baba hemen orada bitiveriyor, elindeki lokmasını mülteci çocuklarla paylaşıyor, çocuklar onu görünce güller açıyor gül yüzlerinde ama Baba hiç gülmüyor ve hiçbirinin başını bile okşamıyor. Bu nasıl delilik? Diyor ki Murat Menteş: 'bir insan acıdan delirdiğinde diğerleri onun acısını değil, deliliğini görürler.' İyi ama bu nasıl acı? Şu kısa konuşmaya şahit olduktan sonra çocukların dağılmasını bekledim ve cesaretimi toplayıp gittim yanına, sordum:
-Bu nasıl acı? 
Anlattı: Deli derler evet, belki de öyle. Acıya gelince, insanı delirtmesi için acının illa çok mu büyük olması lazım? Bir kadının mesela yaşayabileceği en büyük acı nedir? Tecavüze uğramış kaç kadın vardır ve kaçı delirmiştir? Benim tanıdığım bir tane var, bir ara delirecek gibi oldu ama delirmedi. Kaç tane adamın parası yok diye sevdiği başkasına verilmiştir? Kaç çocuk küçücük yaşta anasız babasız sokaklarda kalmıştır? Savaşlar, kıtlıklar kaç aileyi dağıtmıştır? Kaç ana evladını vermiştir toprağa ve kaçı delirmiştir? Kaç baba toprağa bile verememiştir evladını? Ben öyle birini de biliyorum, deli diyorlar işte ona da. Ama ille de acının büyüğü delirtmez ki insanı. Aradığını bulamamak delirtir ama belki. Yarını düşünmeden yaşarken bir yandan da bu halin anlamsızlığını sorgularken bir anda arayıp bulamadığımı sandığım geldi bana. Belki bana benzeyecekti, belki benden nefret edecekti. Ama benim yeryüzünde asla nefret etmeyeceğim, kızmayacağım, verdiklerim için pişman olmayacağım biri olacaktı. Olamadı.

   Şaşırmıştım. Onu bu hale sokan zamanında kız arkadaşının ondan habersiz yaptırdığı kürtajdı. Bu denli sarsılmasının nedeni kendini tamamıyla yalnız hissediyor oluşu muydu, kendinden olacak bir cana kıyılmış olması mı, aslında içinde var olan ama kimselere vermeye kıyamadığı o sonsuz sevgiye değer bir can umudunun en umulmadık anda geldiği gibi aniden ellerinden kayıp gitmiş olması mıydı, anlayamadım, soramadım da ama anladım ki insan acıdan delirebilirdi. Bazılarımız hayattan koparken bazılarımız tutunup bastırıyoruz sadece. Baba'nın dediği gibi: Şu gökyüzünün biraz onuru olsa bunca acı varken sonsuz boşluğuna çekip yok ederdi hepimizi.

19 Ocak 2020 Pazar

GÜNLÜKLER - 1



   Bir otel odasını temizlediğiniz oldu mu hiç? Temizlik işçisi olarak değil, bokunuzu püsürünüzü temizlik işçisine bırakmamak için şöyle bir toparlamak da değil. Yaşamak için, eviniz gibi, sahiplenerek.  Bir otel odası. Sizden önce kalanların kaba hesapla yüzde doksanının sadece kül tablası ve prezervatif koymak için kullandıkları küçük komodinin üzerine sevdiklerinizin fotoğraflarını koyduğunuz oldu mu? Ya da sipariş edilen yemeklerin çöplerinin biriktiği masalara kitaplarınızı dizdiğiniz?

   Çamaşır suyuyla sildim; masa, sandalye, dolap, cam ne varsa... Oturdum, biraz ağladım önce. Kalkıp bi sigara yakıp balkona çıktım. O nasıl bir gün batımıdır, tarifsiz. Teşekkürler dedim Allahım, kıyak yaptın, manzara baya iyiymiş. Nerde miydim? Dağın başında bir dinlenme tesisinde. Hani Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerine konu olanlar gibi. Düşününce bile içinizin üşüdüğü, burnunuzu çekme isteği uyandıran bir dinlenme tesisi. Şimdiye kadar hiç düşündünüz mü, o dağ başında saat kaç olursa olsun size çay çorba vermek için hazır bulunan insanlar nerelerde yaşıyorlardır, nerelerden geliyorlardır? Ben düşünmemiştim, taa ki burada yaşamaya başlayana dek. Bu acıklı bir öykü değil. Size anlatacak çok acıklı öykülerim var oysa. Fakat bana kalırsa gerçek dram, gerçek acı tam olarak bu. Hayatın kendisi. Bir düşünsenize, 'yaşam kavgası' diye bir deyim var bizim dilimizde. Yaşamak için kavga etmeniz gerekiyor çünkü, yaşamın kendisiyle. Sizce de bu durum çok dramatik değil mi?
   Şükrettim Allah'a. Bir işim olmuştu. Masa başı hem de. Kağıt kürek işleri. Ve etrafımdaki hemen herkes ne kadar şanslı olduğumu söylüyordu. Bedavaya yaşayacaktım çünkü. Burda kalacak barınma parası ödemeyecektim, mutfak alışverişi derdim olmayacaktı, faturaların son ödeme tarihlerini takip etmek zorunda kalmayacaktım. Adeta talih kuşu konmuştu başıma. Biraz düşününce dedim ki, işte bu kadar. Kimse beni daha fazlasına layık görmüyor çünkü. Benim hayatta kalmam o ya da bu şekilde yaşamımı idame ettirebilmem yeterli. Aynı şeyi uyuşturucu komasından çıktıktan sonra benim için hayatım için ne kadar endişelendiklerini söyleyip sonra nasıl hissettiğimi hiç umursamadıklarında da düşünmüştüm. Bakın bence bu da çok dramatik. Yapılan bir hata, sürüklendiğiniz bir yanlış, bir çaresizliğin dışa vurumu yaşamınızın geri kalanında sizi kıymetsiz kılacaksa insanlar neden yaşamaya devam etmenizi ister ki? Müslümanların günah çıkarma yöntemi bu mu?
Dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrılmam çalan telefonla oldu, iyi ki de olmuş, elimde unuttuğum sigara parmağımı yakmak üzereymiş. Dalgınlık işte.

-Çiğdem hanım, yazar kasa kendi kendine z raporu aldı, vallahi biz hiç dokunmadık, ne olacak şimdi?
-Bekleyin tamam geliyorum bakmaya.
-Çiğdem hanım hiç bozuk paramız da kalmadı ya madem geleceksiniz birliklerden de bi yüz lira getirseniz size zahmet.
-Tamam.

   Bana zahmet mi? Yok canım, siz de. Fazladan beş adım, dolaşmış olurum hem. Odaya çıktığımda epey acıkmıştım. Kavanozda getirdiğim pişmiş yeşil mercimek çorbasını balkondaki piknik tüpünde ısıtıp yükselmekte olan Ay'a karşı afiyetle içtim. Dolunaya bi şarap ayarlasam şurda ne güzel içilir diye düşündüm, hafif bir müzik de açar kitap okurum. Öğrenciyken çok severdim böyle kendi kendime olmayı ama kimse beni öyle hatırlamaz. Çünkü uyuşturucu komasına girdikten sonra herkes beni hep öyle hatırladı. Fakat ben bundan ibaret değildim ve  bunu en çok da kendime kanıtlamaya ihtiyacım vardı. Hayatında en fazla üçyüzseksen lirayı bir arada tutmuş olan ben de kalktım bu dağ başına muhasebeci oldum. Bir iş lazımdı, kendi kendime yetmem lazımdı, geceleri başımı yastığa koyduğumda 'baba bak. benim de işim oldu.' diyebilmem lazımdı. Hiç bilmediğim bir yere, hiç bilmediğim insanların arasına hiç bilmediğim bir işi yapmaya gelmiştim. Banyodaki lavaboda tabağımı ve kaşığımı yıkarken ellerimden sıçrayan köpük hemen yanımda duran klozetin kapağına sıçrayınca şükretmekten bi süreliğine vazgeçtim. Sanırım sıçtığım yerde yemek yediğim tabakları yıkamak biraz zoruma gitmişti. Acaba büyük bir leğene suyu alıp annemin köydeyken yaptığı gibi balkonda leğende mi yıksam bulaşıklarımı diye düşündüm ve Hakan Günday fısıldadı kulağıma: 'hiçbir yere ait olmayan insanları iyi tanırım, her yere aitmiş gibi davranırlar.'