19 Ocak 2020 Pazar
GÜNLÜKLER - 1
Bir otel odasını temizlediğiniz oldu mu hiç? Temizlik işçisi olarak değil, bokunuzu püsürünüzü temizlik işçisine bırakmamak için şöyle bir toparlamak da değil. Yaşamak için, eviniz gibi, sahiplenerek. Bir otel odası. Sizden önce kalanların kaba hesapla yüzde doksanının sadece kül tablası ve prezervatif koymak için kullandıkları küçük komodinin üzerine sevdiklerinizin fotoğraflarını koyduğunuz oldu mu? Ya da sipariş edilen yemeklerin çöplerinin biriktiği masalara kitaplarınızı dizdiğiniz?
Çamaşır suyuyla sildim; masa, sandalye, dolap, cam ne varsa... Oturdum, biraz ağladım önce. Kalkıp bi sigara yakıp balkona çıktım. O nasıl bir gün batımıdır, tarifsiz. Teşekkürler dedim Allahım, kıyak yaptın, manzara baya iyiymiş. Nerde miydim? Dağın başında bir dinlenme tesisinde. Hani Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerine konu olanlar gibi. Düşününce bile içinizin üşüdüğü, burnunuzu çekme isteği uyandıran bir dinlenme tesisi. Şimdiye kadar hiç düşündünüz mü, o dağ başında saat kaç olursa olsun size çay çorba vermek için hazır bulunan insanlar nerelerde yaşıyorlardır, nerelerden geliyorlardır? Ben düşünmemiştim, taa ki burada yaşamaya başlayana dek. Bu acıklı bir öykü değil. Size anlatacak çok acıklı öykülerim var oysa. Fakat bana kalırsa gerçek dram, gerçek acı tam olarak bu. Hayatın kendisi. Bir düşünsenize, 'yaşam kavgası' diye bir deyim var bizim dilimizde. Yaşamak için kavga etmeniz gerekiyor çünkü, yaşamın kendisiyle. Sizce de bu durum çok dramatik değil mi?
Şükrettim Allah'a. Bir işim olmuştu. Masa başı hem de. Kağıt kürek işleri. Ve etrafımdaki hemen herkes ne kadar şanslı olduğumu söylüyordu. Bedavaya yaşayacaktım çünkü. Burda kalacak barınma parası ödemeyecektim, mutfak alışverişi derdim olmayacaktı, faturaların son ödeme tarihlerini takip etmek zorunda kalmayacaktım. Adeta talih kuşu konmuştu başıma. Biraz düşününce dedim ki, işte bu kadar. Kimse beni daha fazlasına layık görmüyor çünkü. Benim hayatta kalmam o ya da bu şekilde yaşamımı idame ettirebilmem yeterli. Aynı şeyi uyuşturucu komasından çıktıktan sonra benim için hayatım için ne kadar endişelendiklerini söyleyip sonra nasıl hissettiğimi hiç umursamadıklarında da düşünmüştüm. Bakın bence bu da çok dramatik. Yapılan bir hata, sürüklendiğiniz bir yanlış, bir çaresizliğin dışa vurumu yaşamınızın geri kalanında sizi kıymetsiz kılacaksa insanlar neden yaşamaya devam etmenizi ister ki? Müslümanların günah çıkarma yöntemi bu mu?
Dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrılmam çalan telefonla oldu, iyi ki de olmuş, elimde unuttuğum sigara parmağımı yakmak üzereymiş. Dalgınlık işte.
-Çiğdem hanım, yazar kasa kendi kendine z raporu aldı, vallahi biz hiç dokunmadık, ne olacak şimdi?
-Bekleyin tamam geliyorum bakmaya.
-Çiğdem hanım hiç bozuk paramız da kalmadı ya madem geleceksiniz birliklerden de bi yüz lira getirseniz size zahmet.
-Tamam.
Bana zahmet mi? Yok canım, siz de. Fazladan beş adım, dolaşmış olurum hem. Odaya çıktığımda epey acıkmıştım. Kavanozda getirdiğim pişmiş yeşil mercimek çorbasını balkondaki piknik tüpünde ısıtıp yükselmekte olan Ay'a karşı afiyetle içtim. Dolunaya bi şarap ayarlasam şurda ne güzel içilir diye düşündüm, hafif bir müzik de açar kitap okurum. Öğrenciyken çok severdim böyle kendi kendime olmayı ama kimse beni öyle hatırlamaz. Çünkü uyuşturucu komasına girdikten sonra herkes beni hep öyle hatırladı. Fakat ben bundan ibaret değildim ve bunu en çok da kendime kanıtlamaya ihtiyacım vardı. Hayatında en fazla üçyüzseksen lirayı bir arada tutmuş olan ben de kalktım bu dağ başına muhasebeci oldum. Bir iş lazımdı, kendi kendime yetmem lazımdı, geceleri başımı yastığa koyduğumda 'baba bak. benim de işim oldu.' diyebilmem lazımdı. Hiç bilmediğim bir yere, hiç bilmediğim insanların arasına hiç bilmediğim bir işi yapmaya gelmiştim. Banyodaki lavaboda tabağımı ve kaşığımı yıkarken ellerimden sıçrayan köpük hemen yanımda duran klozetin kapağına sıçrayınca şükretmekten bi süreliğine vazgeçtim. Sanırım sıçtığım yerde yemek yediğim tabakları yıkamak biraz zoruma gitmişti. Acaba büyük bir leğene suyu alıp annemin köydeyken yaptığı gibi balkonda leğende mi yıksam bulaşıklarımı diye düşündüm ve Hakan Günday fısıldadı kulağıma: 'hiçbir yere ait olmayan insanları iyi tanırım, her yere aitmiş gibi davranırlar.'
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder